Cerablus Operasyonu Işığında Suriye Meselesi Ekseni

 

Cerablus, Mare, Rakka, PYD/YPG, ÖSO (Özgür Suriye Ordusu), SDG (Suriye Demokratik Güçleri), Afrin, muhalifler... Bu sözler bilhassa Türkiye’nin başlattığı sınır ötesi operasyonla birlikte hemen her gün gazete ve televizyonlarda karşılaştığımız isimler olmaya başladı.

“Türkiye, İran ve Rusya ile bir ittifak mı kuruyor?” “ABD ile uzlaştı mı?” “Biden, YPG’ye ne dedi?” ve bunlara benzer sorular üzerinden konuşulan birçok algı, basit görülebilecek bir hadiseyi çok karmaşık bir noktaya artık getirmiş durumda. O zaman, tek tek ve mümkün olduğunca basite indirgeyerek Türkiye’nin Suriye operasyonunu; evvelini, şu anını ve bundan sonrasını elimizden geldiğince açıklamaya gayret edelim.

2010 yılında Arap Baharı başladığında hemen hemen bütün ülkelere sıçrayış sebeplerinin ve ilerleyişlerinin, bitişleri hariç, belli bir gidişat izlediğini söylemek mümkün. Oysa 2011 yılının Ocak ayında Arap Baharı Suriye’ye sıçradığında; ne ilerleyişi, ne gelişimi, ne de akabinde geldiği nokta diğer ülkelerin hiçbiri ile aynı olmadı. Bunun temel sebebi işin içine çok kısa zamanda etnik, mezhepsel ve dini faktörlerin girmesi; diğer süreçlerde ekseriyetlerle ittifak halinde kalan bölge dışı aktörlerin, Suriye meselesinde tavır almaya başlamaları oldu. Amerika, Rusya, Avrupa ve Türkiye’nin çıkarlarının birçok noktada çatışması ve birbirlerini kilitlemesi ile başta Suriyeli muhalifler diye anılan sürece bir de IŞİD’in eklenmesi Suriye meselesini içinden çıkılmaz bir hale getirdi.

Esad’a karşı bir çok muhalif güç denemeleri sonunda, IŞİD’in dünya kamuoyunun gözünde Esad’dan daha büyük bir sorun olduğunun idrak edilmesiyle beraber; oklar Esad’dan IŞİD’e çevrildi. Bu da Esad karşısındaki muhalefetin, dünyanın da baskısıyla öncelikli hedefinin Esad olmaktan çıkıp IŞİD’e yönelmesine sebep oldu. Suriye içindeki aktörler; Esad güçleri, YPG/PYD, Türkmenlerin de içinde bulunduğu muhalifler ve IŞİD olmak üzere dört temel güç arasında dağılmaya başladı. Doğal olarak bu gidişata müteakip her ülke de net bir şekilde çıkarları doğrultusunda tavırlarını belirledi.

Türkiye’nin önceliği sınırının güneyinde PKK uzantısı olarak değerlendirdiğimiz bir YPG/PYD koridoru oluşmaması. Diğer öncelik olarak da Esad’sız bir Suriye ve tabii ki Türkmenlerin içinde bulunduğu muhaliflerin yöneteceği bir Suriye esas alındı. Bu yüzden Türkiye, Esad’a karşı, PYD’ye karşı, IŞİD’e karşı; ÖSO ile birlikte hareket etme yolunu seçti.

ABD’nin önceliği ise IŞİD oldu. IŞİD’le mücadele etmek için Esad güçlerinin kafi olmadığını ve Esad’ın da bu iş için doğru çözüm olmadığını düşündü ve Esad’sız bir Suriye arzu etti. Türk ordusu; koalisyon hareketi ile birlikte olmayan bir müdahaleyi kabul etmediği için önünde sonunda ABD, Türkiye’nin terörist olarak değerlendirdiği YPG’yi bölgede taşeron olarak kullanmak suretiyle IŞİD’e karşı savaşmaya başladı.

Rusya önceliğini IŞİD’e verdi ancak ABD’nin aksine IŞİD’le beraber, Rusya için hem PYD hem de ÖSO, Suriye’nin gelecekteki birer alternatifi olmayacaktı. Rusya’nın önceliği birleşik, Esad yönetiminde bir Suriye oldu. İran’ın tutumu da Rusya’dan çok farklı değildi. Sadece kendi ülkesinde de sıkıntı çıkarabileceğini düşündüğü PYD/YPG unsurlarına karşı rezervini en az IŞİD’e karşı olduğu kadar net biçimde ortaya koydu.

Suriye dışındaki aktörlerin bakış açıları bu şekilde olunca, ister istemez Suriye’deki gidişat kilitlendi. Suriye içindeki faktörlerin olaylara yaklaşımı da bir bu kadar karşıktı. Esad güçleri eskisi gibi kuvvetli bir şekilde Suriye’nin tek hakimi olmak için Rusya’dan İran’dan ve mümkünse diğer ülkelerden destek bekledi. Hedef; birleşik, Esad yönetiminde, tek bir Suriye idi.

Muhalifler diye adlandırdığımız grup, içinde onlarca farklı fraksiyonu bulunduran; bütünleşik bir Suriye’den yana, Sünni Arap ağırlıklı, Türkmenlerin de içinde bulunduğu ancak bir miktar radikal grupların da belli bölgelere hakim olduğu ve ekseriyetle tek bir vücut olarak tavır göstermekte eksik kalan bir yapı olarak ortaya çıktı. Ama buna rağmen haritada azımsanmayacak bir alanda da kontrol sağladı. Amaçları birleşik ama ne pahasına olursa olsun Esad’sız bir Suriye oldu.

Daha sonraları adına DAEŞ denmeye başlanan ama ilk adının IŞİD olmasından da net bir şekilde anlaşılacağı gibi; merkezi Irak ve Suriye hattında, iki ülkenin de topraklarında hakimiyet sahibi olarak, kendince bir halifelik düzeniyle var olmaya çalışan ve vahşi terör eylemlerine imza atan, kesinlikle Esad’sız, Şiilerden ayrı ve hatta yeteri kadar kimseyi kendileri gibi görmeyen, aşırı radikalleşmiş bir zihniyetle bölgeyi yönetme noktasında hayaller içine düşen bir örgüt vardı.

Türkiye’de terör eylemlerine yıllardır devam eden kanlı terör örgütü PKK’nın Suriye’deki siyasi uzantısı olan PYD ve askeri kanadı YPG; muhalifler ve Esad’dan farklı olarak bölünmüş bir Suriye, kendilerine ait ilk etapta otonom ve netice itibariyle ülkenin kuzeyinde bağımsız bir Kürt devleti idealiyle yola çıktı. Görüldüğü gibi; Suriye içindeki dengeler de en az dışında olduğu kadar karmaşık ve çıkarların devamlı suretle birbiriyle çatıştığı bir durumda 2011’den bugünlere kadar geldi.

Defalarca yapılan Birleşmiş Milletler ve Cenevre görüşmeleri, ABD - Rusya zirveleri, Türkiye’deki yapılan muhalefet toplantıları ve daha niceleri... Ama netice itibariyle çıkarların birbirleriyle aşırı derecede çatışmasından kendine fırsat ve alan bulan bir IŞİD gerçeği ile dünya karşı karşıya. Tüm bu hadiselerle Suriye meselesi bugünlere kadar intikal etti. Asıl sorun Türkiye’nin yaptığı operasyonun hemen öncesi, esnası ve sonrasıyla; bölgede büyük bir değişimin ne şekilde olabileceği idi.

Bütün görüşmeler, konuşmalar, ve tutumların sonrasında ABD’nin geldiği net nokta; en önemli hedefin IŞİD olduğu. Esad’lı ya da Esad’sız, YPG’li ya da YPG’siz, muhalefetle veya muhalefetsiz her türlü alternatife açık olan ama olmazsa olmazı IŞİD’siz bir Suriye’yi kendine hedef belirleyen ABD, Türkiye’nin Suriye’ye yaptığı operasyona gayet sıcak baktı. Rusya’nın önceliği doğal olarak IŞİD’di. Rusya, Türkiye’nin IŞİD’i vurduğu müddetçe bölgeye müdahil olmasına taraftar olurken; Türkiye’nin YPG ile yaşayacağı sıkıntıları da çok önemseyemeyeceği yönündeki tavrını ortaya koydu. Yaptığı resmi açıklamaların dışında; Esad yöetimi bile büyük ölçüde Türkiye’nin IŞİD’e karşı bölgeye girmesinden memnun durumdaydı. Bu listeye Suriyeli muhalifler ve İran’ı da katmak gayet mümkündür.

Türkiye ise önceliğini net bir şekilde Esad’dan ziyade YPG/PYD’nin; Türkiye’nin güneyinde bir koridor kurmaması olarak belirledi ve koridorun tam ortasına denk gelen Cerablus’a bu operasyonu yaptı. Buraya kadar yaşanan hadise birçok çıkarın ortak noktada birleşmesinden dolayı oldu. Ancak asıl soru, bundan sonraki dönemin çıkarları nasıl etkileyeceğidir.

Türkiye’nin IŞİD’i vurmasında hemen herkesin mutabık olduğu bir gerçek. Ancak Türkiye YPG’ye dönük operasyonları da yapmaya başladığında; önce ABD’den bazı sesler yükselmeye başladı. ABD bir yanda NATO mütteffiki olan dostu Türkiye, diğer tarafta her zaman için bölgede bir taşeron olarak kullandığı PYD/YPG arasında kaldı. Türkiye Menbiç’e doğru yaklaşırken, bazı stratejistler Türkiye’nin muhakkak Menbiç’e girmesini ve burasının muhaliflere bırakılmasını savundu. Ancak Türkiye sınırından uzaklaşıp daha da güneye indikçe; o zaman yaşanabilecek olası hadiseler, çıkar birliklerinin çatışmaya dönebileceği noktalara gelebilir.

Bir kere ilk sorun, Menbiç’i kimin aldığı sorusunun cevabında. Menbiç’i alan SDG isimli bir örgüt. SDG ise yüzde yirmiye yakın bir kısmı Sünni Araplardan oluşan ama ekseriyeti YPG güçlerinden meydana gelmiş ve ismi yumşatılmış bir YPG hareketidir. Şunu da belirtmekte fayda var ki; ABD kongresinden bu yapıya resmi bir kaynak aktarımı da yapılmıştır.

İkinci nokta Türkiye’nin gücüyle kazanılan topraklara kimin yerleştirileceği konusu. Türkiye, Türkmenlerin ağırlıklı olduğu ÖSO’nun bu bölgeleri kontrol etmesini istiyor. Belki ilk girilen, Türkmenlerin yaşadığı ve Sünni Arapların bulunduğu yerler için bu anlaşılabilir. Ancak biraz daha ilerleyip, daha derinlere gidilir ve buralara da muhaliflerin yerleştirilmesi hususu daha belirgin bir hale gelirse; bu sefer ABD’nin YPG’den dolayı Türkiye ile yaşadığı gerginliğin üstüne; bir de Rusya ve Esad’ın muhaliflere bırakılacak topraklardan, diğer bir deyişle Esad’a karşı olan grupların, daha da güçlenerek alan kazanmasından dolayı ortaya çıkacak tedirginlik damga vuracaktır.

Türkiye gelinen aşamada Cerablus Operasyonu ile doğru bir hamle yapmış ve belli bir noktaya kadar bu operasyonun yürütülüşü itibariyle; Türkiye için tehdit olan PYD/YPG koridorunun engellenmesine büyük katkı sağlamıştır. Bu aşamasına kadar da, iç ve dış unsurlardan önemli destek görmüştür. Ancak operasyonun daha ilerlemesi birçok kişinin düşündüğünün aksine sadece Türkiye ve ABD’nin değil, daha da fazlasıyla Türkiye - Rusya ilişkilerinin gerilmesine ve netice olarak da şu anki müspet havanın menfi bir noktaya gitmesine sebep olur.

İddia edilenin aksine Türkiye’nin çok da fazla ileri gideceğini düşünmüyorum. Gidemez mi? Gider. Çünkü Türk ordusunun buna gücü fazlasıyla vardır. Ama o gidiş Türkiye’ye ne kadar çıkar sağlar, “Türkiye’nin bu yönde bir gidişle aldığı riski sağladığı çıkar karşılar mı?” asıl sual budur. Yapılan operasyon Türkiye açısından doğrudur ve gelinen nokta Türkiye açısından müspettir. Ancak daha fazla içeri girmenin, bölge içindeki dengelere daha da fazla dahil olmanın Türkiye’nin çıkarlarını tehlikeye atmaya başlayacağını düşünmekteyim.

 

© Copyright 2016 Burak Küntay