HER ŞEYİ DEVLETTEN BEKLEMEK OLMAZ

 

Türkiye’de geçtiğimiz haftanın gündemi Moody’s’in verdiği ve geçmiş döneme göre düşürdüğü kredi notu ile yoğunlaştı. Öncelikle şunu söyleyelim, Moody’s ve onun gibi birçok bağımsız kredilendirme kuruluşları dönemsel olarak, ülkelerdeki siyasi ve ekonomik konuları da ele almak suretiyle ülkelere kredi notları belirler. Bu notlar; farklı şekillerde derecelendirilip ülkelere dış yatırımcıların yatırım yapması hususunda o ülkelerin siyasi ve ekonomik ortamı konusunda yardımcı olur.

Buradaki asıl nokta adının önünde bağımsız ve objektif sözleriyle anılan bu kredilendirme kuruluşlarının ne kadar objektif yahut ne kadar bağımsız olduğudur. Örneğin Moody’s’in bağımsız olduğunu söylemekle beraber ortaklık yapısına baktığınızda dünyanın en zengin kişilerinden ABD'li milyarder Warren Buffet'ın sahibi olduğu Berkshire Hathaway, merkezi Pennsylvania'da bulunan ve toplam 3.6 trilyon dolarlık varlığı yöneten yatırım şirketi The Vanguard Group, merkezi New York'ta bulunan BlackRock gibi ABD’nin en büyük şirketlerinden birkaçını görürüz. Geçtiğimiz yıllardaki 2.3 milyar dolar cirosunu da hesap ettiğimizde aslında bağımsızlıktan öte bu kredi kuruluşlarının ciddi bir finansal yapı haline geldiğini söylemek mümkündür. Objektiflik noktası ise apayrı bir konudur.

Darbe teşebbüsünden hemen sonra Türkiye için “Bekleyeceğiz ve göreceğiz” diyen Moody’s, ne oldu ise birden Türkiye’nin kredi notunu düşürdü. Türkiye için sevindirici ama Moody’s gibi itibarı üst düzeyde olması gereken bir kuruluş açısından üzücü olması gereken nokta; böyle bir kredi notu düşürülmesinden sonra bile Türkiye’de ne borsa ne dolar ne de faiz hareketlerinde ciddi anlamda bir değişim olmadığıdır. Notun düşürülmesinin bir iki günlük etkisinden sonra normalleşmeye geri dönülmüştür. Buradan anladığımız ne kadar objektif ve bağımsız olduğu iddia edilse de artık dünya siyaseti, ekonomiyi de kullanmak suretiyle ülkelerin ve sistemin birbirine baskı uyguladığı büyük, entegre bir boyuta gelmiştir. O yüzden ülkelerin yaşadığı sorunların uluslararası arenada doğru anlatılabilmesi, tabiri caizse doğru lobiciliğin; doğru yerlerde, doğru kimselerle ve doğru hedeflere yapılabilmesi ülkelerin menfaatleri açısından büyük önem taşır. Ama göz ardı edilemeyecek bir büyük gerçek de vardır ki; diplomaside, lobicilikte ve ülke menfaatlerinin ekonomik ve siyasi diye ayırt etmeksizin müdafaasında, ülkenin imajının en üst seviyede korunmasında her şeyi devletten beklememek gerekir.

Bunun en güzel örneklerinden birini geçtiğimiz altı ay içerisinde bizzat içlerinde bulunduğum iki organizasyon ile yaşadım. Bunlardan ilki, geçtiğimiz Mart ayının sonlarında Suriye göç meselesi üzerine ABD’de katıldığım konferanstı. Bir tarafta insani ve cansiperane çalışan bir Türkiye ve diğer tarafta Türk Milleti’ni karalamak ve Türkiye’nin imajını zedelemek için göç meselesini tamamen farklı bir şekilde kullanan odakların dünyanın dört bir yanında yaptığı çalışmalar malumunuzdur. İşte böyle bir dönemde hayatındaki tek işi eğitim olan bir iş adamı, Bahçeşehir Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Enver Yücel’in kurulmasına vesile olduğu Global Policy Institute isimli düşünce kuruluşu Suriye’deki göç mevzusunu ele almıştır.

Bu organizasyonda yalnızca Türk konuşmacılar değil, birbirinden kıymetli Amerikalı ve Avrupalı konuşmacılar da yer almıştı. Peki ne için? Bu meselenin önemine sadece Türkler ya da Türkiye vakıf değil, Avrupa’daki, Amerika’daki uzmanlar da bu kanaatte diyebilmek için. Panelin baş konuşmacısı ise dönemin AFAD Başkanı, bugünün Başbakanlık Müsteşarı Fuat Oktay Bey. Fuat Oktay ve Enver Yücel’in o günkü konuşması dün gibi aklımda. Salon bir çok Amerikalı, akademisyen ve uzmanla dolu. O konuşmalar eğer o gün sadece birkaç tane uzmanı bile Türkiye ile ilgili oturtulmaya çalışılan yanlış imajın ötesine geçirip, Türkiye’nin verdiği büyük insanlık mücadelesinin farkındalığına getirdiyse ve gerçekler konusunda o günkü organizasyon sadece  bir elin parmağı kadar bile insanın bakış açısını değiştirdiyse; vatana ve millete büyük bir hizmettir. Çünkü bu, devletten beklemeyip ülkenin imajı için doğruların anlatılması noktasında birey ve kurumların inisiyatif alabilmesidir.

İkinci güzel örneği geçtiğimiz günlerde New York’ta yaşadım. Bu sefer Enver Yücel’in yanında Joshua Walker gibi, Heath Lowry gibi, Mark Kimmitt gibi birbirinden değerli akademisyen ve uzmanlar vardı ve gayet objektif bir şekilde Türkiye’nin yaşadığı 15 Temmuz hadiselerini anlattılar. Birçok kişinin göz ardı etmeye çalıştığı, birçok kişinin konuyu farklı bir noktaya çekmeye çalıştığı, birçok farklı odağın bu olayın üstünü kapatıp Türkiye’nin dışarıdaki imajını zedelemeye çalıştığı ve yaşanmışları yaşanmamış gibi göstermeye çalıştığı bir dönemde; gerçeklerin peşinden koşan uzmanlar ve bu uzmanlara büyük bir fırsat veren Global Policy Institute, otuzun üzerinde uluslararası ve ulusal basın kuruluşunun kayıt ettiği, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun ve Büyükelçi Serdar Kılıç’ın yaşanan hadiselere sonuna kadar itinayla değindiği bir panele ev sahipliği yaptı. O gün o salondan çıkan bazı uluslararası gazeteci ve uzmanlardan sohbetlerimiz esnasında şunları duydum: “Bu işin boyutlarının bu noktada olduğunu bilmiyorduk”. Bu son sözü duyan ve Türkiye’de yaşayan birçok kimse “Nasıl bilmiyorlardı?” diye tebessüm edebilir. Ama Türkiye karşıtı öyle ciddi bir algı, öyle ciddi bir lobi ve öyle ciddi bir inisiyatif var ki gazetecilerin yanlış yorumlarına ve hadiseleri tüm boyutlarıyla analiz edememelerine şaşırmamak gerekir.

Türkiye’nin imajını zedelemek için uğraşan, yaşananların görmezden gelinmesi için çabalayan ve bunların yerine olmamış varsayılan gerçekleri koyma amaçları güden odaklar var. “Bize ne dünyanın düşüncelerinden” diyebilirsiniz, “Kim ne düşünürse düşünsün” de diyebilirsiniz. Ama eğer uluslararası sistem içerisinde bir oyuncu olacaksanız; Türkiye’ye yakıştığı gibi dünyanın en üst düzey, karar alıcı ve lider ülkelerinden biri olma yolunda ciddi eforlarla gelinen, bugünlere kadar yapılan çalışmaların üzerine koyup daha da iyi noktalara gelme niyetindeyseniz, asla kim ne düşünüyorsa düşünsün diyerek dünyaya sırtınızı dönemezsiniz.

İşte bu yüzden diplomasiyi de lobiciliği de ülke için mücadeleyi de sadece devletten bekleyemezsiniz. Nasıl 15 Temmuz gecesi Türkiye’de bir darbeye millet dur dediyse, imkanı olan, uluslararası arenada söz sahibi ve bu milletin parçası olan her fert ve kurum aynı mücadeleyi demokrasiye sahip çıkan 15 Temmuz ruhuyla devam ettirmek mecburiyetindedir.

 

 

© Copyright 2016 Burak Küntay