2016 Sonrası Ne Olacağı Tarihte Saklı

 

Birçok kişi şu soruyu soruyor: “Artık savaşlardan bıkan Amerika, kendini ülkesine çekip dünyaya bilhassa da Ortadoğu’ya, müdahil olmayı bırakır mı?” Birçok kişi de bunun cevabını gelecek öngörüleri ile veriyor.

 

2016 seçimleri sonrası, Amerika Birleşik Devletleri’nin nasıl bir politika izleyeceğine gelecek öngörüsüyle değil geçmişe kısa bir bakış açısıyla tahin etmek daha mümkündür. George Washington tarafından kurulan ilk Amerikan Hükümeti’nde, Alexander Hamilton ve Thomas Jefferson’ın İngiliz ve Fransız yanlısı bir dış politika izleme ve tavır alma arzularını George Washington ve yönetimi net bir şekilde reddetmiştir. Birçok kişiye göre Wilson dönemine kadar devam eden politikaya –ki buna katılmıyorum- Amerika’nın ‘izolasyonizm’ politikası adı koyulmuştur.

 

Bunu başka bir yazıda detaylı incelemeyi yeğlerim ama sadece şunu söylemek isterim ki;

 

Washington dönemi itibari ile Amerika, izolasyonizmi hiçbir zaman ciddi anlamda benimsememiştir. Ama temel konuya dönmek gerekirse, gerek Washington gerek John Adams gerek Thomas Jefferson dönemlerinde Amerika Birleşik Devletleri kaçabildiği kadar İngiltere ve Fransa’yla yaşanan krizlerden kaçmış, fakat eninde sonunda bu krizler Amerika Birleşik Devletleri’ni bir savaşın içine girmeye zorlamış ve Maddison döneminde Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere ile ikinci savaşını yapmıştır. Bu savaş, Amerika’nın büyük hüsranıyla Beyaz Saray’ın İngilizler tarafından yakılmasına kadar giden bir süreçle sonuçlanmıştır.

 

James Madison’ın ardından gelen Başkan James Monroe, iki şeyi net bir şekilde ortaya koymuştur; “Eğer bir süper güçseniz veya bu yolda gidiyorsanız istediğiniz zaman dünya olaylarına ‘Ben karışmıyorum’ diyemez veya sırtınızı dönemezsiniz. İki dönem dönseniz bile o olaylar daha büyük bir şekilde gelir ve sizi bulur.” Fakat buradaki esas önemli nokta, Madison’ın yaşadığı ve Beyaz Saray’ın yakılmasının yarattığı büyük askeri travmadan sonra Amerika Birleşik Devletleri; John Quincy Adams, Andrew Jackson, Martin Van Buren, William Henry Harrison, John Tyler ve James Polk  dönemlerinde bile bu savaş travmasının ötesinde bir politika izlemiş ve savaşa elden geldiğince girmeyecek bir politika izlenmesi öngörülmüştür.

 

Ancak, bu konunun ne kadar üstünde durulursa durulsun gerek Abraham Lincoln gerek Ulysses Grant dönemlerinde toplum daha güçlü ve daha çok inisiyatif alan bir Amerika istemiştir. Fakat bu dönemlerin ardından savaş ve buhrandan bunalan halk tekrar savaşsız bir Amerika talep etmiştir. Her şeye ve Birinci Dünya Savaşı’nda felsefesi ve barışçıllığıyla ön plana çıkmaya çalışan Wilson’ın tüm denemelerine rağmen halk, İkinci Dünya Savaşı’nda Franklin Delano Roosevelt yönetimi gibi daha inisiyatifi olan bir Amerikan yönetimine destek vermiştir.

 

Son dönemlere baktığımızda, Richard Nixon gibi Vietnam Savaşı’nın bitişini hazırlayan, Çin ile ilişkileri yeniden tesis eden, diplomasiyi öne çıkarmaya çalışan bir başkan, ardından da bu süreci devam ettiren bir Gerald Rudolph Ford yönetimi ve Demokrat olmasına, Nixon ve Ford’dan gerek parti gerek felsefe olarak farklı olmasına rağmen yine barışçıl bir yol izleyen ve daha yumuşak bir Soğuk Savaş dönemine vesile olan bir Jimmy Carter’ın ardından Amerikan halkı daha sert ve dış politikada askeri unsurları daha çok kullanan bir Ronald Reagan yönetimini tercih etmiştir.

 

Sekiz sene Reagan’ın Başkan yardımcılığını ve evvelinde CIA Başkanlığı’nı yapmış George W. Bush, Reagan politikalarını devam ettirmenin de ötesinde gerek Birinci Körfez Savaşı gerek Soğuk Savaş’ın bitiriliş sürecinde takındığı önemli rollerle Amerika’nın askeri gücünü dış politikada unsur olarak kullanılmasını hedef haline getirmiştir. On iki senelik Reagan-Bush dönemine rağmen bu sefer Amerikan halkı yine daha uzlaşmacı, daha diplomasiye önem veren, Amerikan askerlerinin ülke içinde muhafaza edilmesini ve savaşlardan uzak durulmasını talep eden sekiz yıllık bir Bill Clinton Hükümeti’ne sonsuz destek vermiştir.

 

Halk tarafından sevilmesine ve başarılı görülmesine rağmen dış politikada uyguladığı sistemlerde başkanlığının son döneminde bile hala büyük destek gören Clinton yönetiminden sonra politikaları babasının döneminden daha da sert olan ve Amerikan gücünü askeri anlamda uluslararası arenada daha çok kullanma taraftarı olan sekiz senelik bir Bush yönetimi, Clinton’ın yardımcısı Albert Arnold Gore Jr.’a (Al Gore) rağmen Amerikan halkı tarafından daha teveccüh görmüştür.

 

Savaş sürecinde Amerikan askeri gücünü çok sert kullanan George Bush’un ardından Amerikan halkı tarihsel olduğu gibi yine askerlerin yurtdışında olmasından muzdarip olmuş ve daha az müdahaleci, hatta müdahaleden kesinlikle geride kalan, barışçıl olarak nitelendirilen ve Amerikan askerlerini dünyanın her yerinden çekmeyi vaat ederek iktidara gelen bir Obama yönetimini sekiz yıl boyunca başa getirmiştir.

 

En başta dediğim gibi Amerikan siyasetinde tarih, şartlar, konjonktür, dönem, tehditler, parametreler ve algı ne kadar değişirse değişsin tekerrürden ibarettir. 2016 yılında Amerika Birleşik Devletleri ister Demokrat bir başkan Hillary Clinton olsun, ister Cumhuriyetçi bir başkan olsun Amerikan gücünün daha etkin ve daha aktif kullanıldığı, askeri güce daha önem verildiği ve çok çık söylemek gerekirse dünyaya tekrar asker yollamaya hazır bir Amerikan hükümetini başa getirecektir.

 

Çünkü Amerikan kamuoyundaki bu geçiş ve döngü 1700’lerin sonu, 1800’lerin başından itibaren hep sabit kalmıştır. Bir kez daha altını çizerek ifade etmek istiyorum ki birçok kişinin maalesef yanlış değerlendirdiği üzere bu hadise Cumhuriyetçi ya da Demokrat hadisesi değildir. Demokrat bir başkan olma ihtimali yüksek olan Hillary Clinton da, Çay Partisi üyesi ya da paleoconservative olmadığı takdirde herhangi bir Cumhuriyetçi de bu noktada daha müdahaleci bir tavır sergileyecektir.

 

İşte bu yüzden de 2016 seçimleri sonrası dünya dış politikasının nasıl bir noktaya geleceğini bu basit formülden hesap etmek çok mümkündür. En başta söylediğim ilk etkeni bir kez daha ifade etmek gerekirse, Amerika Birleşik Devletleri başkanları ve yönetimi ne kadar bazı süreçlere dâhil olmayacağını söylerse de, dünyadaki olayların gerisinde kalmayı hedef haline getirirse de yine içinde bulunduğu askeri güç, ekonomik kuvvet, toplum algısı, sosyal durum, Amerika’daki lobiler, uluslararası şirketler sizi bir noktaya kadar tolere eder.

 

Bir noktadan sonra Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyadan kopuk olmasını, dünyanın birçok bölgesine müdahil olmamasını beklemek zamanın şartlarıyla tezatlık uyandırmanın ötesine geçmez.

 

 

© Copyright 2016 Burak Küntay