GİRİŞİMCİLİK ÜÇGENİ                                                                                                                                                                                       04.05.2016

 

Geçen hafta, ABD’nin Boston şehrindeki MIT ve Harvard ziyaretlerinden sonra girişimcilik konseptini, ABD’deki işleyişini ve bu işleyişin Türkiye’de tam anlamıyla uygulanabilirliği sorusu beni düşünmeye sevk etti.

 

Dünya girişimciliğinin iki önemli merkezi Silikon Vadisi ve Boston’ı örnek alalım. İki şehirde de girişimcilik, kendi doğasıyla Stanford Üniversitesi, MIT ve Harvard Üniversiteleri’nin etrafında oluşmaya başlamış. Buradaki öğrencilerin ya da hocaların üretmeye başladıkları fikirler ürüne dönüştürülüp bu ürünler daha da geliştirilmek için yatırımcıyla buluşturulmuş, daha büyük bir noktaya gelen bu ürün ilk etapta devlet daha sonra da özel sektör tarafından rağbet görmüştür. Kısacası fikirle başlayıp uluslararası bir firmaya gidişin temel unsurlarını içeren önemli üçgen kendi doğasıyla oluşmuştur. Girişimci, yatırımcı ve üniversite üçgeni bu vesileyle özenle kurulmuştur.

 

Buradaki asıl nokta dünyanın son dönemdeki en büyük firmalarının hayata geçmesine vesile olan bu üçgenin Türkiye’de ciddi anlamda uygulanıp uygulanmadığıdır.

 

Silikon Vadisi ya da Boston’da girişimcilik üçgenine dair kullanılan her sözcüğü Türkiye’de de duymak ve görmek mümkün. Girişimci, kuluçka merkezi, melek yatırımcı, özel sermaye fonu, girişim sermayesi gibi birçok unsurun Türkiye’de de kullanıldığını görüyoruz. Ancak asıl mesele, bu kelimelerin Türkiye’ye intikal etmesi değil; algının ve sistemin tam anlamıyla uygulanabilirliği ve daha da iyi bir tabirle üçgenin uçlarının birleşip birleşememesi meselesidir.

 

Amerika’da girişimci bir fikri ortaya attığında doğal bir yol haritası oluşuyor. Hayata geçebilecek ve verim alınabilecek bir projenin  ışığını bir yıl içerisinde görebilmek çok mümkün. İlk etapta, melek yatırımcı daha sonra da girişim sermayesi bu fikri, ürüne dönüştürmek maksadıyla kurulmuş küçük çaplı firmaların geleceğine, fikrine ve daha da önemlisi hayaline yatırım yapıyor.

O gelecek, o fikir, o hayal neticede Facebook, Tweeter, Instagram, Whatsapp, Apple ve Microsoft gibi dev markalar haline dönüşüyor. Bu fikrin üretiminin her aşamasında ürünün ortaya çıkmasının başından sonuna ve hatta geliştirilmesinde üniversite sürecin her yerinde. Fikri ve projeyi hiçbir zaman sadece teorik olarak değil fiili olarak da izliyor, geliştirilmesi için ise en önde saf tutuyor. Yatırımcı zaten bir hayale yaptığı yatırımda şirketin yüzde beşine, belki en fazla yüzde onuna talip oluyor. Yani bir fikre para yatırırken ortada bir ürün yok diye şirketin yüzde doksan-doksan beşini alma vaadiyle bir yatırımda bulunmuyor. Bir ürün önce ortaya çıksın, ürünü görelim mantığıyla yaklaşmıyor. Bu ürünün oluşma sürecine ve bu hayale katkı sağlıyor. Üniversite hiçbir zaman süreç dışında kalmıyor; çünkü üniversite inovasyonu geriden takip eden değil her daim ilerisinden giden bir rol oynuyor.

 

Belki de üçgenin en önemli ayağı yatırımcı ve girişimci dışında MIT ve Stanford örneklerinde olduğu gibi hayalin gelişiminde ve hayata geçirilmesinde en önemli rolü oynayan ve o dönemlerde üretilen fikirlere ilk talip olan üniversite oluyor.

 

Devlet ve özel sektör ise kendi ARGE’lerini yapmanın dışında ürün geliştirme ve ürün yaratma noktasında bizzat kuluçka merkezlerinden ve üniversitelerden istifade edebiliyor. Vergi sistemi bu firmaların hayal kurmasına da, büyümesine de, nefes almasına da fırsat veriyor.

 

Bu üçgen belki dünyanın birçok ülkesinden daha aktif bir şekilde Türkiye’de mevcut. Silikon Vadisi’ni, Boston’u ve bu zihniyeti bir kenara bırakırsak Türkiye’nin bu konuda hiç de kötü bir noktada olmadığını söyleyebiliriz. Türkiye, gerek girişimcisi, gerek yatırımcısı ve gerekse özel sektör ve devletiyle bu fikre ve bu yaklaşıma çok açık. Ancak üçgenin her ucu birleşti mi dersek, henüz değil.

 

Olmaz mı? Türkiye’de bu doğal süreç birçok ülkeden daha hızlı, daha çabuk ve daha güçlü olur. Ama girişimcinin daha üretken, daha yenilikçi, mevcutta üretilmişi kopyalamaktan ziyade yeni bir icat var eden ve gelişiminde üniversiteden kopmayan bir zihniyette olması gerekir.

 

Tabii ki girişimciden üniversiteye böyle bir talep yönelirken üniversitenin de sektörü geriden izlemesi değil, sektöre yaptıkları inovasyon ve buluşlarla öncülük etmesi şart. Üçgenin önemli bir ayağı olan yatırımcının ise sadece olmuş bitmiş, neredeyse garantisi olan bir ürüne ve şirketin tamamına talip olarak hayalin önüne geçmeden ve gelişimini kesintiye uğratmadan bir hayale yatırım yapmaya başlaması, büyük paraları küçük yüzdelerle satın almaya başlaması ve hayalin hem kurulmasına hem büyümesine destek olması şarttır. Ayrıca daha önce iflas etmiş, başarısız olmuş, girişimleri başarıyla sonuçlanmamış firmaların ikinci ya da üçüncü denemelerinin desteklenmesi gerekir. Amerikalı yatırımcılar başarısızlıklardan büyük tecrübeler kazanıldığını düşünmekte ve böyle firmaların girişimlerini desteklemektedir. Fakat Türkiye’de ise, bu başarısızlıklardan kazanılan tecrübeler daha sonraki denemeler için bir handikap olarak nitelendirilmektedir. Yatırımcıların bu zihniyeti bırakması ve kazanılan tecrübelerle atılan adımları desteklemesi gerekmektedir.

 

Bu noktada girişimcilik üçgeninin bu üç önemli mekanizması arasında doğru bir diyalog kurulduğu takdirde önümüzdeki dönemlerde Türkiye’nin genç nüfusu girişimci, fırsatları iyi değerlendirebilen, cesur ve öngörülü yapısıyla dünyada çok daha farklı roller oynayacak ve önemli inovasyonlara ve markalara imza atacaktır.

 

 

© Copyright 2016 Burak Küntay