TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ DEĞİŞİM                                                                                                                                                       16.07.2016

 

Türk dış politikasındaki son 10 seneyi hatırlayalım. İran’la aramızda yaşanan gerginliklere  bakıldığı zaman, İran’ın nükleer kriz esnasında Brezilya Başkanı Lula’da dahil olmak üzere Türkiye’nin aldığı ortak inisiyatifle ilişkiler ısınmıştı. Daha sonraki günlerde daha da iyi noktaya gelen ilişkiler iki ülke liderlerinin yaptığı karşılıklı ziyaretlerle çok olumlu bir hal aldı. Ancak, Arap Baharı sonrasında iki ülkenin ulusal çıkarlarının tezat duruma gelmesi ilişkileri çok ciddi gerilimli bir hale getirmekle kalmadı belli aşamalarda kopma noktasına bile getirdi. Bugün ise durağan bir süreç yaşanıyor.

Irak’a geldiğimizde, Irak’ın bütünlüğünü 2003’te savunan bir Türkiye vardır. Kuzey Irak Kürt yönetimi ile ters düşen merkezi otorite ile iyi durumda olan bir Türkiye var. Tarık Haşimi’nin Türkiye ziyaretlerinde merkezi hükümete Türkiye’nin desteği had safhadaydı. Daha sonraki süreçte Kuzey Irak Kürt yönetimi ile münasebetler en yüksek seviyede iyileştirilirken merkezi hükümetle gerginlikler üst seviyeye çıktı.

Suriye’ye gelince durum yine farklı değildi. Yıllarca Hafız Esad’la Türkiye arasında, bilhassa da Abdullah Öcalan’ın yakalanmasından önceki süreçte yaşanan büyük gerginliklerden daha sonraki dönemlerde oğul Beşar Esad’ın Türkiye ile olan çok iyi münasebetleri ilişkileri yumuşattı. Hatta bir aşamada öyle bir noktaya gelindi ki ticaret, sportif ve kültürel aktivitelerde tarihi anlamda işbirliği patlaması yaşandı. Arap Baharı ile başlayan süreç mezhepsel çatışmaları körükledi ve ikili ilişkiler tarihinde olmadığı kadar gergin bir noktaya geldi.

Mısır’da yıllardır dengeli ilişkiler güden Türkiye, Mübarek’in ayrılmasından sonra seçimle işbaşına gelen Mursi’nin bir darbeyle indirilmesinde önemli bir tavır alarak darbe karşıtı bir duruşla Sisi yönetimini eleştirip Mursi’nin yanında yer aldı.

Rusya ile olan ilişkiler Soğuk Savaş döneminden sonraki gerginliğini daha ılımlı dönemlere bıraktı. Bu ılımlı süreç her daim iki ülke arasında kontrollü ilişkilere sebep oldu. Gerek enerji, gerek bavul ticareti diye tabir edilen bireysel ticaret hamleleri, gerekse Rusya’nın Türk turizmine olan büyük katkısı ilişkileri son dönemlerde iyice güçlendirdi. Ancak Suriye- Türkiye gerginliğinin yarattığı ve Rusya’yla Türkiye arasındaki Suriye’ye dair çıkar çatışmaları uçak kriziyle tavana ulaştı ve belki Soğuk Savaş döneminde olmadığı kadar gergin bir noktaya taşındı.

1947’den beri Türkiye’nin İsrail’le yaşadığı denge politikası her zaman dış politikamızın önemli bir unsuruydu. Yaser Arafat yönetimindeki bütün ve tek sesli Filistin’de Türkiye’nin desteği her daim baki oldu. Ancak İsrail’le de başta askeri işbirlikleri olmak üzere turizm, bilim ve ticaret konusundaki işbirlikleri, inşaat ve tarım sektöründeki gelişmeler de dahil olmak üzere zamanla hep yükselen bir trendle devam etti. Türkiye’nin Gazze konusundaki tavrı, Filistin’in tek bir sesten ziyade Batı Şeria ve Gazze olarak iki farklı duruş içinde olması, Davos Krizi ve Mavi Marmara’da üstüne binince Türk-İsrail ilişkilerini neredeyse kopardı.

Bugün Türk dış politikasında, AK Parti’nin ilk iktidara geldiği günlerdeki komşularla sıcak dostluk politikasına geri döndürme noktasında önemli adımlar atıldı. Rusya ile ilişkilerin yeniden tesisi Irak, İran ve Mısır’la yumuşama, İsrail’le yaşanan mutabakatı hatta geri dönülmez denilen bir noktada Sayın Başbakan’ın Suriye ile de ilişkilerimizi normalleştireceğiz söylemleri Türk dış politikasındaki değişimi gözler önüne sermektedir.

Çok doğal olarak hükümetin izlediği ve bu denli değişken uygulanan politikalara büyük eleştiriler yapılmaktadır. Türkiye, gönül ister ki dış politikada uzakların görülebildiği 50 senelik projeksiyonların yapılabildiği bir konjenktürün içinde yaşasın. Ancak bir gerçek var ki ne Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya ne dünyada ki global konjenktür bu denli uzun vadeli projeksiyonlar yapılmasına imkan vermiyor.

Her şey çok hızlı değişiyor. Taraflar, saflar, ideolojiler, bakış açıları... Ama her şey... Böyle bir konjenktür içerisinde asıl problem, politikaları sabit tutmamak değil, değişen dünyaya ayak uyduramamaktır. Berlin’e II. Dünya Savaşı sonrasında kol kola giren Amerika Birleşik Devletleri ve Rusya’nın çok kısa bir zaman sonra nasıl bir gerginlik içerisinde dünyanın yeni düzeninde iki büyük taraf olduğunu ve II. Dünya Savaşı’nın en önemli yükselen gücü ve müttefiki olan bu iki ülkenin kısa zamanda dünyanın iki kutbunun düşman tarafları olduğunu gördüğümüzde bu değişimin sadece Türkiye’de olmadığını da görebiliyoruz.

ABD’nin, İran-Irak savaşında ciddi anlamda Irak’ın yanında yer alması daha sonraki dönemlerde ise Irak’ın lideri olan Saddam Hüseyin’in devrilmesinde, yakalanmasında ve idam sürecindeki tavrını da düşündüğümüzde politika değişiklerinin dünya siyasetinin en önemli parçası olduğunu görmek mümkün.

O zaman asıl soru, politikaların değişmesi değil uygulanan politikaların o günkü çıkarlarla gerçekten örtüşüp örtüşmediğidir. Dış politika çıkarlar savaşı üzerinden döner. Ulusal çıkarlar dış politikadaki eğilimleri belirler. Ulusal çıkarlarınızda ki bir değişikliği dış politikaya uygulamaya tereddüt ederseniz, ağızdan laf bir kere çıktı artık dönülmez mantığında olursanız, asıl o zaman ülkenin geleceğine menfi etki yapmış olursunuz.

Dış politika global konjenktüre göre değişen dünyaya göre değişen uluslararası çıkarların ayak uydurma sanatıdır. Yeter ki ulusal çıkarlar doğru tespit edilip, doğru değerlendirilmiş olsun.

 

 

© Copyright 2016 Burak Küntay